in

Huzursuzluk

İlk yazım olan ‘Bir Anadolu Destanı: Yaşar Kemal’in bir yerinde bu topraklara ait olana karşı itiraf edemediğimiz ama çoğumuzun gösterdiği bir ilgisizlik olduğuna değinmiştim. Bunu da ‘yerel olana şuursuz bir sırt çevirme’ diye tabir edip aslında bir zamanlar kendimi de kapsayan bir topluluğun -belki bilinç dışına ittiği nedenlerle- aşina olduğu ama derinlemesine bilemediği, gözden kaçırdığı güzelliklerden birini gün yüzüne çıkarmaya çalışmıştım. Bu yazımda da Zülfü Livaneli’nin son romanı Huzursuzluk’tan bahsederek belki kendi adıma bir söylem-edim tutarlılığı yaratırken, bu güzelliği de mümkün olduğunca gözler önüne sermeye çalışacağım.

İtiraf etmeliyim ki kitaplarımı ‘şu hayatta zaten okuyabileceklerimiz sınırlı’ algısıyla -sündürerek okuduklarımı da düşününce- çoğunlukla Türk ve Dünya klasiklerinden seçerdim. Benim için artık takıntıdan ibaret olan alışkanlığımı nihayet bırakabildim. Livaneli seçimim biraz bundan, biraz da Yaşar Kemal Efsanesi belgeselinde Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli dostluğunu, yoldaşlığını görmemden. Şarkılarıyla, duruşuyla çok azımızda antipati uyandırabilecek, hayata bakışını az çok bildiğimiz bu insan ne yazar, dili nasıldır diye merak ederken ‘Huzursuzluk’ ilişti gözüme.

Kitap; Mardin’den göç etmiş bir adamın çocukluk arkadaşının ölüm haberini almasıyla ölüm ardındaki gerçekliği araştırmak üzere sadece doğup büyüdüğü topraklara değil, geçmiş zamanın derinliklerinle, belleğinin karanlıkta kalmış anılarına, şehrinin rengine, kokularına, özüne dönüş hikayesini anlatıyor. Bunu anlatırken olağandışı bir akıcılıkla şiirsel bir yolculukta elimizden tutup kentin sokaklarına, insanlarına tanıklık ettirip acılarına, feryatlarına, yaşanan zulümlerine kulak vermemizi sağlıyor. Gözler satırlarda kayarken anbean, parmak uçları yaprakları çevirirken neden daha önce okumadım hayıflanmasından mahrum bırakmıyor.

Çarşıda, okulda, kadim Süryani, Müslüman, Yahudi, Mecusi, Zerdüşti, herkesin ahbaplık ettiği, birbirinin kutsal günlerini kutladığı şölen günleri… Ama şimdi iyice içine kapanmış, sertleşmiş öfkeli bir İslam’ın gölgesi altında kararan bir şehir. diye anılıyor Mardin ilk sayfalarda. Bir yandan IŞİD, bir yandan PKK,  bir yandan devlet güçleri derken çarpışmaların ortasında kalmış korku içinde bir kent. diye devam ederek toz, toprak, vahşet kuşatması altındaki kentin vahametini dile getirirken Mardin özelinde bir Türkiye portresi çiziyor aslında. İçine kapanmış, sertleşmiş, kararmış betimlemesi hepimizin yüzlerinden okunuyor artık ne de olsa.

Zulümden kaçan Ezidi kız Meleknaz’a yardım eli uzatan iyiliksever Hüseyin’in gönlüne de düşürdüğü bu kızla evlendikten sonra kendi topraklarında yaşamaya çalışmasına tanık oluyoruz önce. Bilgisizlikten doğan nefreti önce kendi ailesinde görüyor Hüseyin. Ezididir, dinsizdir diye annesi helal edeceği ak sütünü haram kılmasıyla tehdit ediyor. Her şeye karşı durup doğru bildiğinden şaşmıyor da bu cehaletin yayıldığı koca dünyadaki eli silahlı adamlardan kaçamıyor. Keşke diyorum, keşke bütün bunlar sadece bir kurgu olsa. Bu çağda bu kör cahillikle hayatlar can çekişe çekişe son bulmasa. Ama gözlerimin önüne geliyor yakın geçmiş zaman haberlerine çıkan kamplarda gözleri korku ve acıdan donuklaşmış Ezidi kızların çaresizce bekleyişleri. Uğradıkları sözlü, fiziksel, cinsel onca saldırıdan sonra kaskatı kesilmiş ruhlarında her gün o dönüp de dua ettikleri Güneş’in yeniden doğurduğu ölüm izleri.

Bak oğlum, bir kere Yezidi sözünden başlayalım. Bu insanlar Yezidi değil, Ezidi’dir. Altı bin yıllık bir dinleri vardır, Yahudilikten de öncedirler, Hıristiyanlıktan da, Müslümanlıktan da.(…) Ezidiler, günde üç kere güneşe dönüp dua ederler, bazıları köklerinin eski güneş dinine dayandığını söylüyor. Bunların inancına göre Tanrı ve yedi melek vardır. Başmelek de Melek Tavus’tur, yani onların söyleyişiyle Tavusê Melek. Evet, tavuskuşu biçiminde bir melek, başmelek, Tanrı insanı yaratıp da ona secde etmesini istediği zaman bunu reddetmiş, ben ateşten yaratıldım, o topraktan; ona secde etmem, o bana secde etsin, dediği için cennetten kovulmuş. Daha sonra gelen dinlerde şeytan da cennetten kovulduğu için Melek Tavus’un şeytan olduğunu sanmışlar. Bunları da şeytana tapar ilan etmişler. Oysa Melek Tavus cennetten kovulduktan sonra yaptıklarına pişman olmuş, yedi bin sene gözyaşı dökmüş, dünyadaki bütün ateşleri söndürüp bütün denizleri doldurmuş. Bunun üzerine de Tanrı yani Ezd onu affedip tekrar yanına almış, başmelek yapmış. Ezidilerin inancı böyle oğlum.

                  

Bu yaptığım uzun alıntıyı çıkartıp insanlığın utancı işkencecilere her gün bağırarak okumak gibi bir misyonum olsa seve seve yapsam da kâr etmeyecek biliyorum ama biz bilelim istiyorum. Zira ben de bu kitapla öğrendim talihsiz insanların neden ne ile suçlandıklarını. Duası, secdesi, kutsalı farklı olduğu için onları ölüme reva gören, ölümünden sevap umanlar çok da yalnız değiller aslında. Belki çoğumuz siyah giyinmiyoruz ama hala azınlık mezheptekilere, orucu, namazı farklı diye dayak müstehaktır diyenlerle birlikte yaşıyoruz maalesef. Doğadaki milyonluk çeşitliliğin yaşam demek olduğunu, kendi özel alanına saygıyı diğer canlılardan öğrenmek şöyle dursun, biz insanı insana kırdırmaya devam edeceğiz. Tarihin utanç sayfalarına bugünler geçerken şerh düşülecek: Kendi kanıyla sarhoş olan 21. yy. insanları…

Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri: Melek Jolie. Birleşmiş Milletler iyi niyet elçisi olarak mülteci kamplarını ziyaret eden Angeline Jolie için: Işıltılı Hollywood dünyasından gelip kamplara bir saat uğramak, orada kalanların acılarını artırmaktan başka ne işe yarayabilirdi ki. Paçavralar içindeki aç, üşümüş, umutsuz mülteciler, aralarındaki uçurumu görüyordu. Başka bir hayatın mümkün olduğunu hatırlatan bu simge, daha fazla umutsuzluğa düşmelerinden, daha fazla acı çekmelerinden başka bir işe yaramıyordu. Çünkü o özel uçağına binerek pırıltılı hayatına uçarken, mülteciler çadırdaki sobadan zehirlenen çocuklarını toprağa gömmeye devam ediyorlardı. Çok haklı değil mi? BM’nin iyi niyet göstergesini gösterişten ibaret olmaktan kurtaracak gücü vardı elbette elçi pek afili duruyordu.

Hüseyin’in hikayesinin peşine düşmek için çıktığı yolda onun hikayesi içinde eriyen İbrahim, İstanbul’daki kaotik yaşamının anlamdan çok uzak, yavan bir günler silsilesinden başka bir şey olmadığını kavrıyordu. Mezopotamya çoğu zaman acıydı, çaresizlikti, ama anlamdı. Olduğu gibi olmaktı. İbrahim’in bu sorgusunun izini sürerken aldığım tat, son dört yılımın Van’da geçmesiyle de ilintili olabilir. İstanbul’dan yola çıkıp ‘mecburi’ hizmet için geldiğim bu yerde de yaşadığı yerin içerdiği manadan bihaber olan güruha rastlamadım değil tabii ama buraların hala bir dokusu, rengi olduğunu söyleyebilirim. Yedi renklerin kestiği beyaz değil aradığım. Dağındaki kahverengi, ağacındaki alıç kırmızı, adasındaki Ah! Tamara hikayesi… Sokağında Feqiye Teyran şiirine rastlamak, Dengbej Gazîn’le sohbet etme şansını yakalamak belki beni buralarda saran. Bir karakterinin olması velhasıl. Barışın çok yakın bir o kadar uzak olabilme ihtimalinde güvercin tedirginliğinde yaşayıp giden çocuklara umut olmak, hem öğreten hem öğrenen olmak…

Huzursuzluk, son zamanlarda okuduğum en iyi kitap diyebilirim tüm bunların ardından. Gerçek yaşamöyküleri üzerine inşa edilen kurguda acı var, hüzün var ama insanlık ve umut da var. İki nehrin suyunu içmiş kadar olmak var.

Bir yer var

İyiliğin ve kötülüğün ötesinde

Seninle orada buluşacağız

Ne düşünüyorsun ?

55 puan
Artı oy Eksi oy

4 Yorumlar

Yorum yaz

Bir cevap yazın

Hüzünle Bakmak

Gece Bekçisi