Gidiyorum.
Şuan da evime doğru. Sahi neresidir insanın evi ? Ailesinin olduğu yer mi ? Yoksa evinde hissettiği her yer mi ? İnsan nasıl evinde hisseder ? Nedir o hissin içini dolduran şeyler ?
İnsan ev diye hissettiği yerden de bir gün gitmek isterse nereye gitmeli peki ? Bir yazı okudum ‘kendinden kaçan kime sığınabilir ki ‘ yazıyordu. Ne önemi var ki.
Gitmek eylemiyse insana evde gibi hissettiren ? Küçük prensin bağlar kurarak evcilleştirdiği tilki öğretti bana kökleri, bağları, kalmanın önemini. Ama günün sonunda küçük prens de dönmedi mi kendini evcilleştiren gülüne..
Gitmeye dair dayanılmaz bir arzu besliyorum. Yalnızca giderken kendimi buluyorum. Yalnızca giderken anlıyorum bir şeyleri.
Ne garip.. bundan aşağı yukarı tam bir yıl önce yine bir Sıla şarkısında göze alışımı yazmıştım. Evdelik hissinden bahsetmiştim. Şimdi yine bir Sıla şarkısında gidişimi yazıyorum. Bu sefer gitmenin nasıl da evim haline geldiğini yazıyorum.
Sevmekle ilgili sıkıntım var sanırım. Ya da henüz doğru kişi çıkmadı karşıma. Ya karşımdaki doğru kişiyse ama ben sevmeyi bilmiyorsam ? Gerçekten sevmek nasıl olur ? Olduğunda anlaşılmayacak bişey sanırım bu. İnsan çoğu zaman içinde bulunduğu durumun ayırdında olmuyor zira.
Birkaç gün sonra hayatımın çeyrek asırlık dönemini bitireceğim. Hem büyümüş hem küçücüğüm. Bazen bir lise öğrencisinin mektubundayım bazen hayatta 50 yılını devirmişlerin tecrübesinde. Hem sakinim hem uçarı.
Velhasıl insan dinamik bir varlık ve hayatın verdikleriyle yetinmek için gerçekten gereksiz bir yer. Nasıl istiyorsa insan; gitmeyi evi yapıyorsa, kalmayı cennet ediyorsa öyle yaşasın. Yeter ki tezatlar arasında kalmasın. Yeter ki bilinmezlikler ardında savrulmasın, gerisi hallolur. Bugün olmazsa inanın yarın muhakkak olur.
Haydi selametle…

