in ,

Freud’un Kız Kardeşi – Goce Smilevski

Sigmund Freud; adını oldukça sık duyduğumuz dünyanın en ünlü psikanalizcisi. Onun kuramlarını anlatan ders kitaplarına bakarken en çok fotoğrafları dikkatimi çekerdi. O fotoğraftaki adamın gerçekte çok kibirli bir kişiliği olduğunu düşünürdüm hep. Zaten oldukça az fotoğrafı var ve genelde eminim hepinizin gözünün önüne geliyordur hep aynı fotoğrafı kullanırlar. Şu çatık kaşları ve uçları aşağıya doğru bakan dudaklarıyla kır saçlı kır sakallı, bir elinde purosu bir eli ise belinde oldukça şık giyimli bir adam. Psikoloji hakkında bir şeyler öğrenmek istendiğinde karşı karşıya kalınan ilk isim.

Psikoloji dediğimiz şey dipsiz bir kuyu. İnsan davranışlarının sebebini anlamlandırmaya çalışmak tıpkı boşluklarından birini bile yanlış doldursanız asla bitiremeyeceğiniz bir bulmacayı çözmeye benziyor. Kendi hayatımda da bu konuda oldukça özenli davransam da psikoloji ya da Freud, üzerinde araştırmalar yaptığım, meraklısı olduğum bir konu değil aslında ama Freud’un Kız Kardeşi’nin arka kapak yazısını okuduğumda kitabı almak için güçlü bir dürtü hissettim.

‘’Bağlayıcı olması beklenir kardeşliğin. Öyle umulur. Kardeşler birbirlerine borçludur ya; bir soluk, bir omuz, bir teselli…

Yine de düşünceler karmaşıklaşınca zihinde, unutulabilir borçlu addedildiğimiz görevler.

Bu kitap, dünyaca ünlü psikanalist Sigmund Freud’un ve onun dört kız kardeşinin gerçekte de yaşanmış sarsıcı öykülerini anlatmaktadır. Freud, İkinci Dünya Savaşı döneminde Viyana’ya girmek üzere olan Hitler’in yaratacağı yıkımdan kurtarılmak için Londra’ya götürülür. Ona Londra’ya geçmesi için yardım eden kimseler, yanına almak istediği insanların isimlerini bir liste haline getirmesini isterler. Freud o listeyi hazırlar. Eşi ve çocukları dışında eşinin ailesi, doktoru, doktorunun ailesi, hizmetçileri, hatta küçük köpeği bile vardır listede. Ancak dört kız kardeşi yoktur.

Freud’un seçimi kardeşlerinin kaderini nasıl şekillendirecektir?

O karanlık günlerde verilen bir sınavdır belki de yaşananlar; kardeşlikle ilgili bir sınav. Belki de bir iç savaş; galibi de mağlubu da belli olmayan…’’

Evet, bu yazıyı okur okumaz dikkatimin yoğunlaştığı ilk şey Freud’un kendi öz kardeşlerini neden yanına almadığıydı. Okuyup bitirene kadar da bu soruyu hep sordum. Neden kardeşlerini yazmadı o listeye, neden? Ne yazık ki bu sorumun cevabını hiç alamadım fakat sonuçları neler doğurdu öğrendim.

Kitapın isminden de anlaşılacağı gibi hikâyeyi Freud’un en küçük kız kardeşi Adolfina’dan öğreniyoruz. Listenin öncesi ve sonrası her şeyi tek tek anlatıyor Adolfina. Aile ilişkilerinin her zaman ve her yerde karmakarışık olduğunu, yaşamın ise sizi iyisiyle kötüsüyle bir sürü sürprizle karşı karşıya bırakacağını bir de kendi hayatının penceresinden gösteriyor bize. Hikâyede anlatılanların Adolfina’nın hayatıyla birebir uyuştuğuna pek ihtimal vermiyorum ama yazara güveneceksek eğer bu hayat oldukça çarpıcı ve hüzünlü hayat. Tabi sadece Adolfina’dan bahsetmek olmaz çünkü kitapta Sigmund Freud da bolca anlatılmış. Psikolojiye ve Freud’a ilgisi olan herkesin okumasını tavsiye ederim. Nasıl bir ailede büyümüş, kardeşleriyle arası nasılmış, diğer insanlarla olan ilişkileri ne yöndeymiş vs. hepsiyle ilgili fikir sahibi olabileceğiniz anılar barındırıyor bu kitap. Okuduğum sırada çokça altını çizdiğim delilik ve normallik üzerine bir bölüm vardı. Son olarak onlardan birkaçını paylaşmak istiyorum.

‘’Normal insanlar aynı şekilde normaldir, deliler ise farklı farklı delirirler.’’

‘’Delilik, herkes senden konuşmanı beklediğinde, konuşmanı istediğinde, sen konuşuyorsun, konuşuyorsun, konuşuyorsun fakat hiç kimse seni dinlemiyor, dudakların bile dinlemez oluyor. Sen konuşurken o kapalı duruyor, konuşuyorsun, konuşuyorsun ve herkes deli olduğunu söylüyor, çünkü senden konuşmanı istiyorlar sen ise susuyorsun, susuyorsun, susuyorsun, nasıl konuştuğunu duymuyorlar, konuşuyorsun, konuşuyorsun.’’

‘’Normalliği ve deliliği ayırt eden şey anlaşılmazlık. Delilik normalliği anlamıyor, normallik de deliliği’ demişti Doktor Goethe bir kez. ‘Hayır’ dedi Klara. ‘Delilik kendini anlamıyor, normallik de kendini anlamıyor. Deliliği ve normalliği ayıran şey korkudur. Normallik delilikten korkuyor, delilik de normallikten. Eğer delilik normalliğin gerçeklerini kabul ederse gerçek dışı yarattıklarını görür ve onlar da yok olur, onların yok olmasıyla delilik de yok olur. Eğer normallik deliliği dikkatlice incelerse, orada sadece delilik için değil, kendisi için de dayanılmaz gerçekleri görür, dış cephesi patlar, zırhı kaybolur, yanında taşıdığı normallik dediği bütün anormallikler ortaya çıkar ve bu yıkılan normalliğin yerinde delilik hükmeder. O diğer şeyle yüz yüze gelmek delilik için de normallik için de ölüm demek, kendi karşıtına dönüşmek demek.’’

‘’Biz deliler, binlerce şey saçmalıyoruz, binlerce birbiriyle bağlantısız önemsiz şeyler ve bunların arasına bizim için en önemli şeylerden ekliyoruz ve diğerleri bu farkı görebilecek mi diye bakıyoruz.’’

‘’Delilik koşan noktadır, ama duran.’’

‘’Delilik kolsuz bir kapıdır.

‘’Delilik, bir şeyin yeşil olduğunu görmek, fakat herkesin onun kırmızı olduğuna seni inandırmasıdır.’’

Ne düşünüyorsun ?

24 puan
Artı oy Eksi oy

Bir cevap yazın

Makber

İki Ceset 4 Ölü; İnadına Yaşamak! (İkinci Bölüm)